KURAN’A ÇAĞDAŞ BİR BAKIŞLA ŞİRK VE KÜFRÜN YENİDEN OKUNMASI-1
Kuran-ı Kerim ile birlikte önceki tüm kutsal kitapların da en temel konusu Allah’a ortak koşmaktan sakınmaktır. Şirkten sakınmak Tevrat’ın özü olan Hz. Musa’ya verilen “On Emir”in ilkidir ki aynı şekilde İncil’de de Kuran’da da bu konu en baş konudur. Kuran’da Enam suresi 151 ve 153. ayetler arasında sıralanan bu “On Emir”in ilki olan şirkle ilgili ayet şöyle başlamaktadır: “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”. Ayette «O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın (la tüşriku)» dedi; «O’na hiçbir şeyle nankörlük/inkar etmeyin (la tekfüru)» demedi. Peki şirk ile küfür arasındaki fark nedir?
«Şirk» kelimesi «ş-r-k» kökünden gelir ve Arap dilinde tek bir aslı vardır: Bir şeyi bir başka şeye denk ve eşit kılmak. Şirket ve ortaklık (şirake) bundan gelir; Yüce Allah’ın şu sözünde olduğu gibi: “Onu işime ortak kıl” (Taha, 32). Ve şu sözünde: “Onlar üçte birde ortaktırlar” (Nisa, 12).
Yüce Allah’ın en güzel isimleri (esma-i hüsna) vardır. En güzel isimlerinden biri «el-Baki»dir; O daimidir. O’nun dışındaki her şey ise sürekli değişir, sabit kalamaz. Dolayısıyla evren ve içindekiler yani canlı, cansız tüm varlık alemi daima değişen ve hareket eden bir şeydir.
Yalnızca Yüce Allah sabittir; bu yüzden Araplar putlara taptıklarında, taşlara bir uluhiyet sıfatı, yani Musa’nın kavminde Samiri’nin buzağıdan put yapıp kendince tanrısını somutlaştırma arzusu gibi sabitlik yüklemişlerdi. Bu çıkış noktasından hareketle şirkin pek çok görünümü olduğu sonucuna ulaşabiliriz; bunlardan biri, tabiat olaylarını ve sosyal hadiseleri sabitleştirmek ve onlara ebedilik sıfatı yüklemektir.
Açık Şirk (Uluhiyet Şirki) ve Gizli Şirk (Rububiyet Şirki)
Şirk iki türlüdür:
1- Açık şirk «uluhiyet şirki»: Putlara, tabiat görünümlerine tapmak ki Kuran’da Nuh Peygamberin kavmi bu tabiat olaylarını ilahlaştırmışlardı. “İlahlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suva’dan, Yeğus’tan, Ye’uk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh, 71/23)
Diğer açık şirk çeşitleri: ferde tapmak ve onu ilahlaştırmak, hevaya tapmak, teşri’ (değişmez yasalar) ve devlet biçimini sabitleştirmek de bunlar gibidir. Oysa teşri’, Allah’ın hududu (sınırları) içinde daima tekâmül eden bir yapıdır. “Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Casiye, 23).
Ölülerden yardım isteme ve yardım etme sıfatına sahip olduğuna inanmak da -evliya denilen kişilerin kabirlerini ziyaret etmek gibi- açık şirke dahildir.
Onlara adaklar sunmak da öyledir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, gerçekten büyük bir günah uydurmuş olur” (Nisa, 48).
2- Gizli şirk «rububiyet şirki»: Bu, tabiat olaylarını, maddeyi ve tarihin akışını belirli bir aşamada sabitleştirmek, maddi görünümlerin ve sosyal düzenin sabit olduğuna inanmaktır; yani bunları beka/varlığın sürekliliği açısından Allah’a denk görmektir. Yüce Allah bu tür şirki şu sözüyle açıklamıştır: “Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Yusuf, 106). Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu sözü de buna işaret eder: «Şirkten sakının; çünkü o, karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir.»
İslam’dan önceki Araplar, açık ve gizli olmak üzere iki tür şirkin içinde bulunuyorlardı. Açık olanı putperestlikle tecelli etti; gizli olanı ise kabile-aşiret düzeni üzerindeki sabitlik, değişme ve ilerlemenin olmamasıyla tecelli etti. Bütün bunlar, insanlar arasında, kendilerinin müşrik olduğunu söylemedikleri halde gerçekleşiyordu; çünkü şirk, sahibinin onu ilan etmesini gerektirmez; zira o bir haldir, sözle ifade edilen bir şey değildir.
Şimdi Yüce Allah’ın şirki sabitlikle, tevhidi ise gelişmeyle Kuran’da nasıl ilişkilendirdiğini açıklayalım. Kuran’ın her bir meselinde (örneğinde) bize bir konu anlatılır; nitekim şöyle buyurdu: **“Andolsun ki biz, bu Kuran’da insanlara her türlü örneği verdik” (**Zümer, 27; Rum, 58). Kuran’ın mesellerini ise ancak alimlerin akledebileceğini şu sözüyle açıklamıştır: **“İşte bu örnekleri insanlara veriyoruz; onları ancak alimler akleder” (**Ankebut, 43).
Şirke dair bize Kehf suresinde Allah bir örnek vermiştir: “Onlara şu iki adamı misal ver: Onlardan birine üzüm bağlarından iki bağ vermiş, ikisinin de etrafını hurmalarla çevirmiş, aralarında da ekinler bitirmiştik. Her iki bağ da ürünlerini vermiş, ondan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı; ikisinin arasından da bir ırmak fışkırtmıştık. Onun başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona: Ben malca senden daha zenginim, adamlarca da senden daha güçlüyüm, dedi”.
Böylece kendine zulmederek bağına girdi ve: Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum, dedi. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, andolsun orada bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum, dedi”. Arkadaşı ona, onunla konuşurken: Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir adam olarak şekillendiren (Rabbini) mi inkar ediyorsun? dedi”. Fakat ben (diyorum ki): O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam” (Kehf, 32-38).
Bu örnekte ve iki adam arasındaki bu sembolik diyalogda şunu fark ediyoruz: Onlardan birinin ağaçtan, ekinden, sudan ve mahsulden oluşan örnek bir durumu vardı; diğerinin ise böyle bir şeyi yoktu. Birincisinin tutumu, bu durumun bakilik ve ebedilik sıfatı taşıdığını sanmaktı; bu yüzden: “Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum” (Kehf, 35) dedi.
Ancak bu tutum, doğrudan kıyameti ve ahiret gününü inkara götürür; çünkü kıyamet ve sura üfürülmesi, bu dünya hayatının sona ermesidir. Kainat yıkıntıları üzerinden yeni bir yaratılışla «tasarımla» yeniden yaratılır. Bu yüzden onun ardından bahçe sahibi şöyle dedi: “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum” (Kehf, 36).
Yani kıyamet onun kafasında ya anlamsız hale geldi ya da -şu sözünde olduğu gibi- şüpheli, ihtimale dayalı bir mesele oldu: “Şayet Rabbime döndürülürsem, andolsun orada bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum” (Kehf, 36). Kıyametin ihtimalliliğine dair bu bakış, bugün pek çok insanda mevcuttur; onlar şöyle derler: Biz kıyamete ve ahiret gününe inanırız; eğer bir kıyamet ve ahiret günü varsa kazanan biziz, eğer bir kıyamet ve ahiret günü yoksa hiçbir şey kaybetmeyiz. Maalesef bu müşrikçe bakış açısını bazıları Hz. Ali’ye isnat ettikleri bir hikaye üzerinden insanlara dini sohbet diye anlatmaktadırlar.
Arkadaşı onun bu haline iki şekilde karşılık verdi: Birincisi, onu şu sözüyle küfürle suçladı: “Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir adam olarak şekillendiren (Rabbini) mi inkar ediyorsun?” (Kehf, 37). Bu tutum bir küfürdü; çünkü o, bu mevcut olduğunu bildiği halde, Allah’ın koyduğu oluş ve bozuluş (gelişim ve entropi) yasalarını inkar etmişti. İkinci olarak şirkle suçladı: “Fakat ben (diyorum ki): O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam” (Kehf, 38). Burada sapmış olan kişi diliyle açıkça söylemese de lisan-ı haliyle elinde bulundurduğu varlığa ve imkanlara Allah gibi bakilik ve ebedilik atfederek Allah’a ortak koşmaktadır.
Bu tutum, rububiyet şirki tutumudur. Çünkü maddenin ve imkanların sabit olduğuna,varlıkta daimi bir değişimin bulunmadığına inanan kimsenin tutumu, Allah’ın rububiyetine ortak koşan ve her şeyin Allah’ı tesbih etmesi kanununu inkar eden müşrik bir tutumdur.
Kurumsallaşmış Şirk: Statüko, Dogmalar ve Sosyal Putlar
Önünde saygı duruşunda durduğu nesnelere, bir ferde, bir veliye veya bir lidere Allah’ın bakilik ve ebedilik sıfatını vererek tapınma ameli işleyen kimse ise uluhiyet şirkindedir; çünkü uluhiyet şirkinden itaat doğar, rububiyet şirkinden ise (zihni) bir kanaat ve kainata dair bir bakış doğar. Rububiyet tevhidi açısından bir ayette şöyle buyuruldu: “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka bir Rab mı arayacağım?” (En’am, 164).
İşte müslüman insanın dikkat etmesi gereken şudur: Eşyada, toplumlarda, sanayide, icatlarda ve fikirlerde hiçbir zaman sabitlik yoktur. Yüce Allah’ın kendisi ve O’ndan gelen sabit, değişmez emir ve yasaklar dışında hiçbir sabit yoktur. “Allah’la beraber tutup başka bir tanrıya yalvarmaya kalkma! (Çünkü) O’ndan başka tanrı yok; (çünkü) O’nun [ebedi] Zatı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkumdur; hüküm bütünüyle O’nun elindedir ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 88)
Şirk, genel tanımıyla, bu hareketli kainatta sabitliktir, yerinde saymaktır; tesbih kanununu yani her şeyin Allah’ı zikrettini, herşeyin hareketli olduğunu inkar ve gelişimin karşısında durmaktır; bu, rububiyet şirkidir. Dünyada geri kalmış ülkelerin içerisine düştüğü durum bu rububiyet şirkidir.
Allah’tan başkasının teşri’ini (yasalarını) sabitleştirmek de uluhiyet şirkidir; belirli fıkhi mezheplere sıkı sıkıya bağlanmak ve yasaları, daima gelişen şartlara uygun hale getirmemek bu türdendir. Bunlar geri kalmış toplumlarda bağnazlık, yobazlık, ırkçılık olarak tezahür eder.
Rububiyet şirki gizli şirktendir, uluhiyet şirki ise açık şirktendir; bunlar Yüce Allah’ın affetmediği şeylerdir. Çünkü Allah, bize açık ve gizli şirkin zulümle bağlantılı olduğunu bildirmiştir: “Böylece kendine zulmederek bağına girdi” (Kehf, 35). Ve şu sözü: “Ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma; çünkü şirk gerçekten büyük bir zulümdür” (Lokman, 13).
Kendisine mutlak itaat edilmesi iddiasında bulunanlar için de açık şirki şu sözüyle bildirmiştir: “Bana gösterin, onlar yerden ne yarattılar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var?” (Ahkaf, 4).
Peki, Yüce Allah şirki zulümle nasıl bağlamıştır? Arapçada zulüm, bir şeyi hak etmediği bir yere koymak ve hatalı düşüncenin zorla dayatılmasıdır. İster baskıyla olsun isterse bile isteye olsun düşüncenin, fıkhın ve tefsirin durağanlaştırılması Müslümanlardaki gizli şirkin ilk görünümlerindendir; çünkü onlar, kendilerinden önceki imamlardan miras alınan dini yorumlara mutlaklık sıfatı vermişlerdir. Şirkin en büyük görünümü, dogmatik bir tutumla düşüncenin durağanlaştırılmasıdır. Bir nevi içtihad kapısının kapanmasıdır. Dolayısıyla geri kalmışlık şirk, ilerleme ise tevhiddir.
Müslüman insan, şirkten kaçınmak için, eşyada, toplumlarda ve teşrii kanunlarda sabitliği, donukluğu, muhafazakarlığı kabul etmemeli; sınırlarını Allah’ın belirlediği ibadetler, ahlak ve onun -sırat-ı müstakim dediğimiz dinde değişmez sabiteleri (Hz. Musa’dan beri gelen On Emiri) oluşturan- muhtevası dışında her şeyin hareketli olduğuna iman etmelidir. Gelişimi ve ilerlemeyi engelleyen herhangi bir olguyu veya kanunu müslümanın şiddetle bertaraf etmesi ve ondan kaçınması gerekir; çünkü toplumlarda, devletlerde ve siyasette sabitler yoktur; zira sabitleştirdiğimizde şirke ve zulme düşeriz.
Şirkin Toplumsal/Hukuki Yansımaları
Mesela, yüz yıl önce çıkarılmış ve bugüne kadar hala yürürlükte olan bir kanun varsa, bu şirktir ve içinde zulmün son haddi vardır. Çünkü uygulanmasına dair nesnel şartlar değiştiği halde o, halen yürürlüktedir.
Bu yüzden İslamda «La ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah» dışında hiçbir sabit yoktur; zira ilerleme ve adalete dair bütün kanunları tek bir cümlede birleştiren, bunun gibi özlü, faydalı, kapsayıcı ve (batılı) dışlayıcı bir söz yoktur. İşte her İslam toplumunun anayasasında ulaşmaya çalışması gereken bu olmalı; dolayısıyla anayasanın ilk maddesinde şunun yer alması gerekir:
Devlette çıkarılan bütün kanunlar, örneğin her yedi yılda bir yeniden gözden geçirilir. Değiştirilerek (tadil edilerek) ya da aynen korunarak yeniden çıkarılmayan ve gözden geçirilmeyen kanunlar kendiliğinden yürürlükten kalkar. Bu yasama (teşri) faaliyetlerinin tek şartı, Allah’ın koyduğu evrensel sınırlar (hududullah) içinde kalmasıdır.
Bir İslam toplumunun anayasasında bu türden bir hükmün yer alması, oradaki tevhid inancının doğruluğuna delalet eder. Bu madde, insan yapımı kuralların mutlaklaştırılmasını önleyerek gizli şirkten kaçınmak içindir. Aynı zamanda herhangi bir vahim sonuca yol açmaksızın yasama ve hukuk adamlarını daimi bir çalışma içinde tutar; siyasi partiler, halk teşkilatları, sendikalar ve basın büyük bir etkinlik kazanır. Tüm bu kurumlar ve gazeteler, anayasanın kanunları revize etme güvencesinden emin olarak yasaların değiştirilmesi yönünde çalışırlar.
Açık şirkten (uluhiyet şirki) kaçınmaya tahsis edilmiş maddeler şöyle olabir:
Mutlak İtaatin Sınırları ve Düşünce Hürriyeti: İslam toplumunda mutlak itaat, mutlak hüküm, beka veya devamlılık yoktur; herkesten söz işitilir ve herkese itiraz edilebilir. Mutlak itaat yalnızca Allah’a aittir; nispi (göreceli) itaat ise Allah’ın sınırları içinde hareket eden ve değişen kanunlara aittir. Düşünce hürriyeti, bu devlette mukaddeslerin en mukaddesidir.
Bilimsellik ve Nesnel Deliller: İslam toplumu, nesnel maddi deliller (beyyinat) üzerine kuruludur. Bu yüzden devletin gidişat çizgisini; objektif düşünme yöntemi, bilimsel araştırma, gelişim ve doğrulamaya dayalı tasavvur belirler. Soy-sop veya işgal edilen mevki ne olursa olsun, insanların doğruluğunu ve güvenilirliğini belirleyen şey bu yönteme bağlılıktır. Bu iki özellik, tarihsel iktisadi yapı ne olursa olsun İslam toplumunun yapısını belirleyen temel unsurlardır; çünkü her iki özellik de bütün iktisadi yapılara uyum sağlayacak elverişliliktedir.